Bir koltuğa “kırmızı koltuk” derken aslında o koltuk belli bir ışıkta ve mesafede bize kırmızı gözükür. Ama bizim için o hep kırmızı koltuktur. Gerçekte koltuğun rengini var eden üstünden yansıyan ışığın dalga boyudur. Aslında “kırmızılık” koltuğa ait bir özellik değildir. Fakat normalde biz varlığın özelliklerine dayanarak varlık kavramını oluştururuz. Varlığın tüm özelliklerini çekip alsak geriye kalan nedir? Varlığın değişmeyen hep sabit kalan “kendinde bir özelliği” var mıdır? Yoksa, varlık sahip olduğu özelliklerinden ötürü, bir özü varmış gibi bizim tarafımızdan algılanan bir özelikler yumağından mı ibaret? Bu soru Platon’dan beri kafaları kurcalayan bir sorudur. Prof. Dr. Harun Tepe, bu seminerde, Husserl’in felsefesini ve hayatını anlatırken, Husserl’in en büyük amacının bu soruya cevap bulmak olduğunu söylüyor. Platon’un zamanında idealar dediği “değişmeyen öz” kavramını Husserl geliştirdiği fenomonolojik yöntemle bilimsel bir alana çekmek istemiş. Ayrıca “verilmişlik” kavramıyla, bilince bu algının zihin tarafından verildiğini, böylece bilincinde varlığın sahip olduğu özellikler dışında sabit, değişmeyen bir özü varmış gibi düşünce ürettiğini ortaya koymuş.

Bu söyleşiden, kısaca; felsefede ve bilimde doğal olarak kabul edilen, nesnelerin (varlıkların) özellikleri kendinde şeylermiş gibi algılanmalarının sadece bir algı olduğunu, aslında tam tersi varlığı ortaya çıkaranın bu özelliklerin bizzatiği kendileri olabileceği fikri. Zaman zaman bizimde bu kanalda, nörofelsefe ve bilinç konularını anlatırken dile getirmeye çalıştığımız temel konuyu Husserl yüz yıl önce dile getirmeye çalışmış. Zihin ancak var olan şeyleri düşünebilir. İnsan inanmadan var olamaz. Bu nedenledir ki “inanç” düşüncenin temelini oluşturur. Bu yüzden zihin ilk önce düşüneceği şeyleri imgelemde yaratır, sonra onlar üstüne düşünceyi üretir. Siz de böylece, var olan bir şeyi düşünmüş, hatta ona inanmış olursunuz. Husserl yapılması zor ve karışık olan ama aslında anlaşılması o kadarda zor olmayan bir kavramlaştırmadan bahsediyordu; “varlığın olmayan özünü düşünmeye kalmak, kaçınılmaz olarak ortaya geçici (kurgusal) bir öz çıkartır”. Husserl bu geçici özü anlatmak için “paranteze almak” diyordu. Yani olmayan bir şeyi düşünmek için, onu zihninizde, düşünmeden önce yeniden kurmanız (oluşturmanız) gerekir. Ve böylece artık siz daha düşünmeden önce zihninizde “var olan bir şey” olarak var olabilir.

Örneğin siz şimdi bu satırları okurken, zihin ilk önce, siz okuduğunuzu daha düşünmeden, anlamdan, bilincinizle idrak etmeden önce bu satırları, kelimeleri zihninizde yeniden kuruyor, var ediyor, sonra siz bu “zihinsel varlıkları” bilincinize çıkartıp görüyorsunuz (anlam gerçekleşiyor). Bir şeyi okumadan da bu gerçekleşebilir. Örneğin bir roman yazarının zihni olmayan kelimeleri, cümleleri kurabilir ve yazar artık var olan bu zihinsel varlıkları bilincinde açıp, bunlara “kendi düşüncelerim” deyip sahiplenebilir. Günümüzde nörobilim çalışmalarıyla bu süreç neredeyse kanıtlanmış vaziyette. Fakat bu sonuçların felsefeye ve kültüre yansıması dinsel inançlar nedeniyle yavaş gerçekleşiyor. Çağdaş felsefeye de; zihnin (bilinç dışının) bu zihinsel varlıkları nasıl oluşturduğunun, matematiğini, tekniğini araştıran dönem denilebilir. İlk defa Husserl’in sistemli biçimde ortaya koyduğu bu yaklaşım, günümüzde yapay zeka çalışmalarıyla ilgilenen bazı çevrelerde yeniden gündeme gelmekte.