Bu videoda Adorno’dan Zizek’e, Hegel’den Lavinas’a uzanan bir perspektifte öteki konusu ele alınıyor. Frankfurt Okulunda zamanında yapılan deneyler ve testlerde insanların öteki üstünden nasıl kendi kimliğini oluşturduğu araştırılmış. Tarihe bakıldığında da ulus devlet ve millet şuuru da ancak bir “öteki” yaratarak oluşturmak mümkün olduğu görülüyor. Yani “milliyetçilik” demek, pratikte, ötekiler yaratarak bir çember oluşturmak ve çemberin içindeleri ile dışındakileri tanımlamak. Çemberin dışındakileri karşı taraf, düşman göstererek, çemberin içindekilerde ortaya çıkan bir saf tutma, aidiyet hissetme duygusu. Yapılan araştırmalarda; bu durumun bir de “timsahın göz yaşları” diyebileceğimiz bir yönü olduğunu göstermiş. Denekler ötekileştirdikleri için ilk başta “…şu özelliğini severim, iyilerdir ama şu özelliklerini sevmem…” diyerek, aslında ötekini dışlayarak bir milliyetçilik duygusu yarattığını gizlemeye çalışmışlar. Çünkü, ötekileştirme, gündelik hayatta şiddet uygulamak için kişiye gerekli olan legaliteyi sağlamak için kullanılan bir yöntem. Buradaki öteki felsefedeki ötekiden farklı bir “Öteki” kavramı. Felsefede, kendini, yani “ben”i inşa etmek için ötekine ihtiyaç duyarken burada artık kendini yaşatmak için “Öteki”ni yok etmeye yönelme durumu söz konusu. Kısaca ilkelliğe bir geri dönüş söz konusu.

Bu durumun toplum içindeki hoş görü ve komedi üzerinden kendini belli eden, artık yerleşmiş bir göstergesi bile var olduğu söylenebilir. Komedi azalır ve trajediye doğru toplum kaymaya başlar. Zizek “Komediden Trajediye” isimli kitabında derki; “…Bosna katliamından önce, daha Yugoslavya diye bir devlet varken, bir de baktık ki, bir Slav, bir Hırvat ve bir Bosnalının, üçünün bir araya geldiği fıkralar gittikçe azalmaya başladı. Tıpkı tsunami öncesi suyun geri çekilmesi gibi. Toplumda artık komedi kaybolmaya başladı. Bir birlerinin farklıklarını fıkralara konu edip, bunu komedi unsuru olarak kullanan ve buna gülen halk birden ayrışmaya ve bu farkları nefret unsuru olarak görmeye başladı…”

Hayatın her alanında bu “Öteki”leştirmeyi görmek mümkün. Kadınlar-erkekler, sağcılar-solcular, yukarı mahalle – aşağı mahalle, kafirler-Müslümanlar, Aleviler-Sünniler, İslamcılar-laikler, Türkler-Kürtler, İngilizler-İrlandalılar… v.b. bu böyle uzayıp gider… Kısaca; fazla emek harcamadan, kolay ve basit yoldan bir kimlik kazanma, aidiyet duygusu kazanma yöntemi. Tarihe bakıldığında bu yöntemin en çok politikacılar tarafından kullanıldığı gözüküyor. Ve politika alnında klasikleşmiş bir davranış biçimi kendini gösteriyor. Antik Yunandan beri hikayelere, kitaplara geçmiş 2.500 yıldır süren tarihsel bir klişeye dönüşmüş. Seçilerek başa gelen politikacılar ve liderler halkın refahı için çalışmak yerine, bir süre sonra bu zor gelince, çeşitli düşmanlar icat etmeye ve bunun içinde toplumların geçmişlerini kaşımaya başlıyorlar. Daha sonra zaten buna müsait olan halk arasından, bu durumdan kısa vadede çıkar beklentisi olan grupları kendi yanlarına çekerek, fanatik gruplar yaratmaya başlıyorlar. Nihatinde ise; bir süre sonra, artık ülke gündemi ekonomik sorunlar, refah düzeyi, bilimsel ilerleme falan olmaktan çıkıyor, ötekileri yok etmek, ezmek, cezalandırmak üzerine kurgulanmış, savaş ve öfke söylemlerine terk ediyor. Tabi politikacılar açısından bunun altında yatan en büyük motivasyon nedeni; kendi kişisel zenginliklerini artırmanın başka bir yolu olmaması. Koca bir ülkeyi yöneten bir yönetici bir süre sonra güç zehirlenmesine uğrayıp, kendini toplumdan daha yukarıda göremeye ve buna paralelde kişisel bir servet istemeye başlıyor. Bunun biricik yolu; milliyetçilik duygularını tahrik ederek, toplumlar arası, gruplar arası çatışmalar çıkartıp, ülke gündemini bu yöne sürüklemek. Tabi bu süreci hızlandıran ve mümkün kılan en büyük etkenlerden bir diğeri de; ötekileştirilen tarafta da aynı biçimde, bu durumdan nemalanan ve kişisel çıkar sağlayan politik figürlerin ortaya çıkması. Bu da sürecin hızlanıp, sonuç vermesini kolaylaştırıyor.

İnsanoğlu sabahtan akşama mesai harcayıp, alın teriyle para kazanmaktan çok hoşlanmıyor. Kolay yoldan zengin olup yan gelip yatmaya, keyfine uygun zaman geçiremeye çok düşkün. Bu uğurda milyonlarca, yüz binlerce canının ortadan kaldırılmasına bile hiç aldırış etmeyecek kadarda acımasız ve iki yüzlü. Aristoteles’in ve Platon’un demokrasi eleştirisinin asıl altında yatan neden de bu tarihsel gerçekliktir. Demokrasinin aslında; özünde insanın hırslarını ve vahşetini perdeleyen bir yönetim şekli olduğunu, avamın ilkel duygularını harekete geçirip, tiranlar yaratmasının önünü açtığın savunurlar. Antik Yunanda, politikacılar, milliyetçilik duygularıyla kendi halklarını kışkırtıp, ötekiler yaratırken, kitlelerin aklını özellikle ganimet vaadi ile ele geçirmişlerdi. Milliyetçilik söyleminin altında yatan gizli söylem; ötekileri yok ederek yada köleleştirerek, mallarına, mülklerine, genç kızlarına el koyma, ele geçirme motivasyonudur. Halk buna dünden hazırdır zaten. Bu çalıp, çırpma arzusu “ganimet” adı altında, milliyetçilik söylemleriyle savaş kültürüne devşirilir. Devlet kaynakları ve gücü, politikacıların kendi destekçilerine bu uğurda bir araç olarak sunulmaktaydı.