Bu videoda ilk çağ filozoflarının düşüncelerini dinlerken bu düşünceleri ve önermeleri onların benliğinden (ruhundan, bilicinden, zihninden) yoktan var olup çıkıp gelen düşünceler gibi yani bir buluş yapıyorlar gibi değerlendirmemek lazım. Bundan ziyade; bu filozoflarının zihinlerinin ürettiği önermelerin (kavramların) zaten doğada var olan sistematiğin çözümlenmesi, anlaşılması ve bunu insan diline çevrilmesine aracılık ettikleri şeklinde yani buluştan ziyade bir tür keşif olarak değerlendirmek lazım.

Dolayısıyla filozoflar için aslında ortada hem ilgilendikleri konu hem de bu konuyla “nasıl ilgilendikleri” şeklinde iki problem var. İlgilendikleri konular için zihinleri; yoktan var olan kavramlar, fikirler, önermeler (kuramlar) mı üretiyor yoksa aslında doğanın kendisinde olan sistematiğin bir yansıması olarak sadece zihinleri aracılık edip doğanın sesini (Logos) insan diline mi çeviriyor. Dolayısıyla eğer “zihin” bir aracı ise ve tüm bu “düşünme” yetisini gerçekleştirip yeni fikirler üretebiliyorsa bunu yapmasını sağlayan “akıl” zaten doğanın içinde. Nesnelerin içinde gömük olarak yer alıyor olmalı. Ve bu “akıl” (mantık, logos) gereği nesnelerin özünü teşkil eden ideal formları (ideaları) felsefi düşünme yolu ile farkına varabiliriz. Yani nesnede gömük olan “Logos” insan zihninde “akıl” olarak tezahür buluyor. Aksi yaklaşımda ise bu idealar “tanrı vergisi” şeklinde ayrı bir dünyadan (öbür dünyadan) zaten ruhlarımıza kazınmış ve idealar da bu öteki dünyaya ait kavramlar şeklinde olduğu iddia edilmekte.

Yani “bilmek” eylemi nasıl oluyor? sorusunun iki cevabı var: Birincisi bilginin özünü oluşturan idealar dediğimiz “kavramlaşmış bilgi” doğanın kendisinde, nesnenin içinde fizik, kimya yasaları şeklinde zaten gömülü olarak var olan bilgi. Ve bizim zihnimizde bu bilgi hem bilinci (ruhu) açığa çıkarıyor hem de bu açığa çıkışla birlikte zaten bilme eylemi gerçekleşiyor. Yani “bilme” ile “bilen özne” ayrı şeyler değil. Bir birlerini var eden iki taraflı salınım gibi işleyen bir mekanizma. Diğer taraftan ikinci cevap ta ise; “bilme” eylemi Tanrı tarafından bu ideaların (kavramlaşmış bilgi) öbür dünyada ruha yerleştirilmiş olmasıyla açıklanıyor. Öbür dünyadan ruhlar bu dünyaya bu halde gönderiliyor. Dolaysıyla bedenin içindeki “ruh” bu dünyada bu idealarla eşleşen nesneleri (varlıkları) görünce zihninde anahtar ve kilit misali bilme eylemi ortaya çıkmış oluyor. Yani ruh zaten biliyor ama beden bunun farkına ancak uygun varlık (nesne) ile temas edince farkına varıyor (hatırlıyor). Fakat bu teoride bedenin ruhun bildiği bilgiye dayanarak nasıl eyleme geçtiği sorusu havada kalmış oluyor. Yani eğer bilen özne ruh ise nasıl oluyor da bedenle fiziksel boyutta temas edebiliyor ve böylece bedende harekete neden olabiliyor? Antik Yunandan iki bin yıl sonra modern anlamda bu problemle Descartes yeniden ilgilendi ama o da başarılı bir kuram geliştiremedi. Ve felsefede düalist (ikili-ikircikli) yaklaşımın doğmasına neden oldu. Antik Yunan felsefesinde ise tanrı kavramı da (mitoloji) ruh (psişe) kavramı da maddi dünyaya aitti. Tanrılar doğa güçlerinin ve bilinmeyenin zihinde, hayal dünyasındaki tezahürleriydi. Ruh ise hislerin, duyguların, aklın bir toplamıydı. Henüz ne soyut bir tanrı ne de soyut bir ruh kavramı vardı.

Dolayısıyla ilk çağ filozofları doğa ile veya toplum ile ilgili bir konuyu masaya yatırırken aynı zamanda da her seferinde kendi zihinlerini de masaya yatırıp, kendi düşüncelerinin de nasıl ortaya çıktığını incelmiş oluyorlardı. Yani kendilerini de ele aldıkları konu gibi araştırma nesnesi haline getirmiş oluyorlar. Bunu o tarihlerde çok bilinçli olmadan, çok farkına varmadan yapıyor olabilirler ama neticede sezgisel veya nesnel olarak araştırdıkları her konuyla birlikte kendi içlerine de bir dönüş söz konusu. Günümüzde ilkçağ felsefesi incelenirken işin bu tarafı genelde atlanılır. Oysa günümüzdeki çağdaş felsefeye ilkçağdan uzanan köprü aslında bu olgu üstündendir. O tarihlerde filozofların kendi zihinlerini araştırdıkları konudan çok net olarak soyutlayarak, kendi zihinlerinin mekanizmasını detaylı tahlil etmeleri imkansızdı. Biyoloji, tıp ve teknoloji günümüzdeki kadar ileri düzeyde değildi ve zihin beyin arasındaki ilişkiyi ve mekanizmalarını doğru bilmeleri tabi ki mümkün değildi. Ve bu yüzden o anda ilgilendikleri “varlık” konusu ile kendi bilinçlerinin, zihinlerinin nasıl çalıştığı konusu ya da diğer bir deyişle “varlık sorunsalı” ile “episteme sorunsalı” bir bine karıştığı, iç içe girdiği durumlar olması çok normal.


 

Aslında ilkçağ felsefesinden günümüze temel sorunlar ve çözüm önerilerinde bir değişiklik yok sadece çözüm önerilerinin geliştiriliş ve uygulanış biçimleri açısından bir fark var. Örneğin çağdaş filozofların son temsilcilerinden biri olan Marleau-Ponty’de temelde aklın (bilincin, logosun) nesneden geldiğini, yani nesneye zaten gömük olduğunu ve dolayısıyla ruh (özne, zihin) dediğimiz durumu “bedenler” üzerinde doğanın kurduğunu biyolojik verilere dayanarak iddia etmişti. Veya bir diğer örnek olarak Deleuze’de felsefesinin özünde; fizikteki, kimyadaki enerji ve madde akışlarının ve yoğuşmalarının bir devamı olarak, biyolojik beden (ve beyin) üzerinde oluşan akışların ve yoğuşmaların aklı (bilinci, ruhu, özneyi) ortaya çıkardığını iddia ediyor.

Günümüzdeki çağdaş felsefenin ilkçağ felsefesine paralellik taşıması (taşımaya çalışması) zor bir uğraştır. Çünkü ortaçağda Hıristiyanlıkla beraber din felsefeye nüfus etmiş ve kavramları deforme edip, bulanıklaştırmıştır. Felsefe hala ortaçağdaki bu bulanıklığı aşmaya çalışıyor. İlkçağ felsefesindeki berraklığa yeniden ulaşmaya çalışıyor. Örneğin Heidegger bu yüzden Antik Yunandaki felsefeyi çok yüceltir ve eskiye dönmeye gerek olduğunu söyler. Bunu takibende “varlık” sorusunu aynı ilkçağ filozoflarının ele aldığı gibi ele almış ve yeniden berrak biçimde tekrar sorgulamış ve neticede felsefe tarihinin baş yapıtlarından biri olan “Varlık ve Zaman” isimli eserini yazmıştır. Bunun gibi bir çok çağdaş filozof felsefi konuları yeniden berraklaştırmak için tekrar tekrar ilk çağ felsefesine ve filozoflarına geri dönüş yapmıştır.

Felsefeye yeni başlayan veya çağdaş felsefeyi anlamakta zorluk çeken arkadaşların ilkçağ felsefesini bir kez de bu açıdan değerlendirmelerini ve bu videodaki ders kaydını bu gözle dinlemelerini tavsiye ederiz. Çağdaş felsefesinin ve ilkçağ felsefesinin özellikle paralel olduğu nokta; modern felsefede olduğu gibi “ruh” kavramı inkar edilmeye çalışılmaz. Modern felsefe “ruh” kavramı yerine ya mekanik bir sistem açıklaması getirmeye çalıştı ya da her şeyi bilemeyeceğimiz, bilinmezliğin asıl “hakikat” olduğu gibi sonuçlara vardı. Ya da çıkmaza girip, bazı modern dönem filozofları ortaçağ felsefesine geri dönüp, “Tanrı” tarafından zaten bilginin doğuştan verilmiş olduğu ama aynı zamanda da nesneler dünyasıyla zaten bu ruhun bir biçimde temasta olduğu gibi düalist (ikili) bir sonucuna vardı (varmak zorunda kaldı). Aynı Descartes gibi.

Çağdaş felsefede ise aynı ilkçağ felsefesinin başlangıç dönemlerinde olduğu gibi maddesel bir ruh anlayışı (psişe) diyebileceğimiz zihne ait ayrı bir dünya olduğu kabul ediliyor. Bugün ismine psikoloji, bilinç dışı, psikiyatri dediğimiz bilimsel alanlarda zaten bu zihin dünyasını inceleniyor. Bu gün artık bilimsel olarak ta, deneysel olarak ta zihin dünyasının direk fiziksel ve biyolojik yapıyla ilgili maddesel bir şey olduğunu biliyoruz. Alkol alınca, uyuşturucu veya psikomatik ilaçlar alınca zihin dünyası da değişiyor, direk etkileniyor. Ya da beyinsel hasarlarda, rahatsızlılarda bu zihin dünyası zarar görüyor geri döşü olmayacak şekilde bozluyor, hatta bazı durumlarda ortadan kaybolup bir hayvan ya da bebek zihnine veya da bitkisel yaşam dediğimiz dereceye kadar gerileyebiliyor. Dahası nörobilim artık zihin faaliyetlerinin bazılarını görüntüleyebiliyor, test edebiliyor. Çağdaş felsefe, bugün, bu zihin dünyasında nasıl oluyor da “düşünce” denen aktivite gerçekleşiyor bunu araştırıyor. Ve hatta bazı yapay zeka çalışmalarında bilim insanları felsefecilerle birlikte çalışıyor.

Çağdaş felsefenin bu yeni yaklaşımlarının sanata, kültüre ve sosyolojiye yansımasının doğurduğu söylemlere ve ürünlere postmodernizm deniyor. Ama çoğu kez postmodernizm ya yanlış anlaşıyor ya da “geçmişe tekrardan dönüş” gibi gösterilip, muhafazakarlık kavramı da deforme edilerek yeniden dogmatizmin hakim olması için kasıtlı olarak kötüye kullanılıyor. Örneğin bugün ismine “post-truth” denen; politik alanda gerçekliğin medya yolu ile yeniden kurgulanması ve güç sahiplerinin amaçları doğrultusunda saptırılması tehlikesi ile dünya karşı karşıya. Cehalet ve avamlık bilginin karşında bir meziyetmiş, erdemmiş gibi gösterilmeye çalışılıyor. Felsefenin geldiği nokta “çıkmaza girdiğinden ötürü bir tür geriye dönüş” gibi gösterilip, felsefe küçümseniyor ya da artık bitti denerek “bilimle” olan ilişkisi koparılmaya çalışılıyor. Böylece bilim ve teknoloji tamamen kapitalizmin hegemonyasına sokulup, sadece kısa vadeli kar elde edilecek alanlarda ve politik amaçlarla halkı daha çok sömürmek için kullanılmaya çalışılıyor. Bu yüzden, aslında birer zehir deposuna dönen endüstriyel gıdalar yiyoruz, kalitesiz ürünler tüketip, apartman dairelinde, toplu taşıma araçlarında, kalabalıktan yürünmeyecek caddelerde, sıkışan trafikte, hayvan üretim tesisleri gibi tasarlanan iş yerleri ve okullarda izdiham içindeki koyun sürüleri gibi güdülüp, derinliksiz, panik ve stres içinde yüzeysel hayatlar sürüyoruz. İnsanlık teknolojik olarak ilerliyor gibi gözükürken, kültürel olarak gittikçe geriliyor aslında. Bilginin artması tam tersi etki yaratıp hakikatin üstünü örtmek için kullanılıyor.

İnsan gittikçe özüne yabancılaşıyor, yalnızlaşıyor. Milliyetçilik, ahlak, inançlar, değerler falan üstünden tüm o sözüm ona insana değer verdiğini söyleyen politikalar ve siyaset hep birer kandırmaca, göz boyamaca. Kanser oranları gittikçe artıyor, kanserin görülme yaşı çocukluk yaşına kadar indi. Uyuşturucu ve alkol tüketimi hızla yükseliyor, psikolojik bozukluklar, şeker ve tansiyon hastalığı, obezite toplum içinde hızlıca artıyor. Tüm bunların karşısında da dev gibi büyüyen ve bu gidişattan nemalanan sağlık sektörü. Sistem sanki sağlık sektörüne ve iktidarlara müşteri yetiştiren bir üretim tesisi gibi çalışıyor. Ayrıca savaş dünyada normal, polisiye bir gündelik olaymış gibi gösterilmeye başlandı. Eskiden ülkeler yüz yılda bir falan savaşırken şimdi bazı ülkeler sürekli savaş halinde. Her yıl yüz binlerce insanın ölmesi gayet normal bir durum. Silah endüstrisi ve petrol endüstrisi aynı sağlık sektörü gibi başı çekiyor. Politikacıları rüşvetle satın alıyor, demokrasiyi manipülatif bir oyun haline getirip halkı sadece bu oyunun birer “müşterisi” gibi görüyor. Sistem bireyleri kendine o kadar bağımlı hale getiriyor ki aksini düşünmek demek sistem dışı kalıp ölmek anlamına geliyor.

Çağdaş felsefeyi doğru kavrayabilmek için ilkçağ felsefesini doğru anlamak ve bahsi geçen kavramları filozofların oturup, kendi kendilerince icat etmediklerini bilmek çok önemli. Bu kavramları hakikatin bir yönü (parçası) olarak, zihinlerde hakikatin bir yansıması olduğunu görebilmekle çağdaş felsefenin neden zaman zaman ilkçağ felsefesine geri dönüş yaptığı ancak anlaşılabilir. Felsefe halen ortaçağda kilise tarafından uğradığı deformasyonu gidermekle meşgul. Bu yüzden ilkçağ felsefesine geri dönüşü bir “geriye gidiş” değil sorunları berraklaştırarak görmek için ve ilerlemek için bir yöntem olarak görmek lazım.