DESCARTES’TAN DELEUZE’E DÜŞÜNCENİN YOLCULUĞU

Yeni başladığımız “Geçmişten Günümüze Düşüncenin Yolculuğu” bölümümüzün ilk konusu 2007’de kaybettiğimiz ODTÜ’nün efsaneleşmiş hocası Ulus Baker’in 1998 yılında ODTÜ’de verdiği “Sanat ve Arzu” isimli felsefe ve sanat üzerine olan seminer dizisi. Dokuz bölümden oluşan bu seminer dizisinin kayıtları felsefe tarihinin çağdaş felsefe penceresinden sunulmuş panoramik bir özeti niteliğinde. Bu seminer dizisi için yoğunlaştırılmış ve adeta kristalize olmuş bir felsefe performansı denilebilir. Bu yüzden çağdaş felsefeye çok aşina olmayanlar için Ulus Baker’in seminer dizisine başlamadan önce, konuya giriş ve başlangıç niteliğinde olması açısından, Hakan Atay’ın konuyla ilgili 2016’da verdiği başka bir konferansın kaydığını ilk başta yayınlamayı uygun gördük. Ayrıca aşağıda, en altta seminerin sonradan basılan kitabına da ulaşabileceğiniz linkte bulunmakta.

Bu videoda Hakan Atay Ulus Baker’i ve 1998 yılında verdiği semineri değerlendiriyor. Ulus Baker’in ele aldığı felsefi konulara ve kavramlara hazırlık niteliğinde olan bu videoda felsefe severlerin konuları daha rahat anlaması açısından önemli bilgilere ve açıklamalara yer veriliyor. Atay Ulus Baker’i anlatırken Deleuze’le olan paralelliklerini ortaya koyuyor. Ulus Baker’in de Deleuze’ün zamanında Fransa’da verdiği felsefe derslerinde ortaya koyduğu performansın bir benzerini sergilediğini söylüyor. Deleuze ve Ulus Baker’in benzer biçimde; felsefe tarihini düşüncenin yolculuğu olarak ele aldıklarını anlatıyor. Hakan Atay Descartes’dan Deleuze’e uzanarak “düşünce” denen olgunun ne olduğu, nasıl bir yolculuk geçirdiğini, felsefe tarihi içinde nasıl ele alındığını ve günümüzde hangi risklerle karşı karşıya olduğunu Deleuze ve Ulus hocanın perspektifinden irdeliyor.

ULUS BAKER KİMDİR:

Ulus Baker (1960-2007) Kıbrıs asıllı sosyolog. ODTÜ’de Sosyoloji Bölümü ile GİSAM’da, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde, İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde dersler verdi. Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi’ni (İletişim, 1988) hazırlayan kadroda yer aldı. Toplum ve Bilim dergisi yayın kurulu üyeliği yaptı. Başka dergilerin yanı sıra Birikim’de de yazıları yayımlandı. Gilles Deleuze’ün Kant, Spinoza ve Leibniz üzerine derslerini; İki Konferans: Yaratma Eylemi Nedir?; Müzikal Zaman ve Spinoza: Pratik Felsefe başlıklı kitaplarını Türkçe’ye kazandırdı. Yayımlanmış kitapları: Aşındırma Denemeleri; Kanaatlerden İmajlara: Duygular Sosyolojisine Doğru; Dolaylı Eylem; Beyin Ekran; Yüzeybilim: Fragmanlar; Aşındırma Denemeleri. Piyasada satılan kitaplarına buraya basarak ulaşabilirsiniz.

KAYITLARI YAYINLANACAK BÖLÜM BAŞLIKLARI:

1) “Bakış açısı” nedir?; görüş, kanı, kanaatle arasındaki farklar.
2) Düşüncenin “kurtarılması”. – 17. yüzyılın sonsuzluk düşüncesi.
3) Bakış açısı ve görelilik.
4) Freud ve Lacan’da eksiklik olarak arzu; philia; Spinoza’da insanın özü olarak arzu.
5) Spinoza, Simmel ve Vertov’u birlikte düşünmek.
6) Kant’ın eleştiri felsefesi ve üç eleştirisi.
7) 17. yüzyılın sonsuzluk ve çoğulluk anlayışları.
8) Spinoza’da potestas [iktidar] ile potentia agendi [eyle me kudreti] ayrımı.
9) Plotinos’un ışık metafiziği; lux ve lumen.

Seminerin kitabına buraya basarak ulaşabilirsiniz:

HAKAN ATAY KİMDİR:

1977 doğumlu olan Hakan Atay 2000 yılında ODTÜ Felsefe Bölümü’nden mezun oldu. 2003’te Bilkent Üniversitesinde Türk Edebiyatı üzerine yüksek lisansını tamamladı. Doktora tezini 2015 yılında New York Devlet Üniversitesi, Binghamton’da Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü’nde gerçekleştirdi. Halen mersin Üniversitesinde öğretim görevlisi olarak görev yapmakta. Ayrıntılı CV’si için buraya basınız.


 

Düşünce nedir, nasıl işler, nasıl ortaya çıkar? Felsefenin binlerce yıldır peşinde olduğu soru… İlk başta bu soru direk “düşünce” nedir diye ele alınmadı. İnsan nedir? sorusu olarak ilk ortaya çıktı. Felsefe tarihi içinde bu soru Descartes ile “akıl” nedir, nasıl ortaya çıkar? sorusuna dönüştü. Daha sonra Kant bu soruyu daha da geliştirdi ve düşünce ile aklı bir birinden ayrı ele alarak insanın anlamını saf akıl kavramı çevresinde irdeledi. Bu döneme modern dönem dendi. Husserl ile başlayan çağdaş felsefe sürecinde ise Heidegger akıldan ziyade düşünce kavramını öne çıkardı. Ve çağdaş felsefede soru artık düşünce nedire evrildi. Deleuze artık bu soruyu düşüncenin tehlikede olduğu ve kurtarılması gereken bir şey olduğu inancıyla ele almış ve felsefe yapmıştı. Ulus Baker’de buna katılıyordu.

Burada anlatılan kavramların ve terimlerin bazılarını bilmeyebilirsiniz. Buna takılmayın. Felsefe ile uğraşan ve hatta uzmanı olduğunu söyleyen birçok kişide aslında bilmiyor ve gerçek anlamıyla filozofların her kavramını kavrayamıyor. Deleuze ve Ulus Baker’i anlayabilmenizin en kestirme yolu onlarla birlikte perdede veya ekranda oynayan bir filmin içinde olduğunuzu hayal etmeniz. Kendinizin ve diğerlerinin artık sadece imgeden ibaret olduğunuzu düşünün. “Düşünce” değiniz şeyinde bu filmin akışından başka bir şey olmadığına kendinizi inandırmaya çalışın. Yani ortada “özne” diye bir şey yok. Siz sadece filmdeki bir karakterden (failden) başka bir şey değilsiniz. Düşünüyorum diye sandığınız bu filmin kendisi. Aslında siz sadece bir filmi seyrediyorsunuz. Seyrettiğiniz film ve sizin “düşünce” değiniz şey aynı şey. Zihin bu filmin oynadığı mekan. “Benlik” ismini verdiğiniz de bu filmin kendi kendinin farkına varması. Kendi kendini seyretmesi. Bir gözün dışının içine geçip kendi içine bakabilmesi gibi. Filmin kendi kendini seyretmesini de gördüğünüzden bu durumu siz kendi kendinizi görüyor yani kendinizin farkına varıyor muşunuz gibi algılıyorsunuz. Bunada kendinin bilincine varma diyorsunuz. Çok kabaca ve basite indirgersek 2500 yıllık felsefe tarihinin Deleuze’a kadar gelen hikayesi bir bakıma bunu hayal edebilecek şekilde zihni eğitmek çabası denilebilir.

Eğer böyle hayal edebilirseniz ya da en azından çabalarsanız Deleuze’ü ve Ulus Baker’i yavaş yavaş gerçek anlamıyla kavramaya başlarsınız. Söyledikleri kavramları gerçek hayattaki olaylara ve önceden duyduğunuz kavramlara benzetip bir anlam yakalamaya çalışmayın. Zihninizi serbest bırakın ve size anlamsız gibi gelen kavramların anlamlarını bir insan olarak değil de bir filmin içindeki imgeler olarak anlamı olabileceğini kavramaya çalışın. “İnsan” anlamı insanlarca uydurulmuş, mutlak özneye dayanan ve insanı merkeze koyup, tüm evreni insan için yaratıldığına inanmak isteyen bencil bir güç istenci sonucudur. Düşünmek; aslında bir sahnedeki (zihindeki) imgeler dünyasında, imgelerin bir biriyle karşılaşması, bir birine çarpması, bir yöne doğru akmaları v.b. hareketlerinden başka bir şey değil. Yani her şey görüntüden ibaret.

İmgeler dünyasının kendisinde duygu yoktur. Sevgi, nefret, aşk, öfke yoktur. İmajlar bu akışları sürdürürken zihnin duvarlarına, zeminine çarptıkça duygulanımlar (affect) değiniz duygu dünyası ortaya çıkıyor. Bu zihnin biyolojik zeminin, duvarlarının bir tepkisidir. Zihindeki imgeler dünyasının fiziksel olarak hissettiğimiz etkisi duygulanımlar (affect’ler) şeklindedir. Aynı bir taşın bir duvara çarpmasında duvarda oluşan bir tepki, yankı gibi “duygulanımlar” dediğimiz, bizi biz yapan, insanın anlamını ortaya çıkartan etki ortaya çıkıyor. Duygulanımlar bir anlamda imgeler dünyasının zihnin duvarlarına düşen hissedilebilen gölgesidir adeta. Siz de buna “benim hislerim” gözüyle bakıyorsunuz. Bunu sahiplenip kendimize ait, bize özel bir şey sanıyoruz. Aslında imgeler dünyasının yani görüntünün biyolojik zemindeki yankısıdır. Sizin “benlik hissi” dediğiniz bu yankının kendisidir. Saliseler içinde ortaya çıkıp kaybolan ama peş peşe dalgalar şeklinde süren bir yankılanma. Tüm o sevgi, nefret, aşk, mutluluk dediğimiz duygular temel olarak korku ve neşe dediğimiz ölüm korkusuyla hayatta kalma (yaşam) içgüdüsü arasındaki gidip gelen durumudur. “Neşe” hayatta olma, yaşamak durumudur. Bunu tehdit eden, sıkıntıya sokan veya size ölümü çağrıştıran bir durum yoksa neşelisinizdir. Aksi durumda neşeli değil, mutsuzsunuzdur.

Örneğin günümüzde parasız kalma endişesinin, para peşinde koşma, çalışma zorunluluğunun arkasında konforunuz kaybedip, fiziksel ve ruhsal sağlığınızın bozulup, ölüme yaklaşma korkusu vardır. Toplum içinde parasızlık sonucu aşağılanma durumlarıyla karşı karşı kalmak da; sürü psikolojisi dahilinde, sürüden atılma korkusunun temel bir iç güdüsel halidir. Maymun topluluklarına bakaranız bunu çok temel bir psikoloji olduğunu görürsünüz. Onur, şeref, ahlak, milliyetçilik (toplumsal değerler) hepsi sürüden atılma korkusu neticesinde sürü aidiyeti olarak ortaya çıkmıştır. Sürüye aidiyet psikolojisi DNA’larımıza kazınmış, temel, çok güçlü bir iç güdüdür. Kıskançlık ta sürü içindeki pozisyon kaybı neticesinde konumunu (ve elindekini) kaybetme korkusu ile ilgilidir.

Tabi tüm bunlar bu duyguların gerçek olmadığı veya değersiz olduğu anlamına gelmiyor. Tam tersi bizi biz yapan, insanı insan yapan yegane şey bu duygulanımlar. Yoksa bir robottan farksız olurduk. Fakat bilinmesi gereken bu duygulanımlar bizim “ruh” ismini verdiğimiz ama aslında bize ait olmayan bir “imgeler dünyasının” ortaya çıkardığı etkiler. İmgelerin zihin duvarlarındaki yankısı sadece.

Bu imgeler dünyasında aslında ne tanrılar vardır, ne mitoloji, ne dişi erkek, ne açlık, ne tokluk… İmgeler dünyasının temelinde saf madde, saf enerji vardır. Tüm diğer öyküleri buraya eklemlendiren insanın korkuları, ihtiyaçları (arzu) ve toplu yaşam kültürüdür. Bunların imgeler düzlemindeki karşılıklarıdır. Bize bu illüzyonu gerçek olarak sunan ve “ben” (özne) kavramının ortaya çıkmasını sağlayan zaman faktörüdür. Heidegger’in “Varlık ve Zaman” isimli eserinde anlatmaya çalıştığı; varlığın zaman faktörü sayesinde ortaya çıkıyor olduğu fikri işte kısaca budur. İmgelerin ardışık olarak akışını zaman olarak algılıyoruz ve zaman böyle ortaya çıkıyor. Yani aslında uzayda sadece “hareket” varken bu hareketi (ardışıklığı, determinizmi) “zaman” kavramı olarak hem biz yaratmış oluyoruz hem de zaman bizi (“ben”i) yaratmış oluyor. Karşılıklı bir oluş söz konusu. Ve biz bu nedenle bu akışa kapılıp, bu akışla birlikte sürüklenirken hem bu akış varoluşu (ve varlık kavramını) ortaya çıkarıyor hem de bu akışa düşünce, ruh, bilinç gibi isimler veriyoruz.

Bu ve bundan sonra gelecek 9 adet videoyu dinlerken Ulus Baker’in anlatmaya çalıştıklarını, Spinoza’nın, Deleuze’un söylediklerini hep zihnimizdeki bu imgeler dünyasını (simülasyonu) çözmeye yönelik, anlamaya yönelik girişimler olduğunu hatırlamaya çalışın. Jung, Freud, Lacan’da bu dünyaya (simülasyona) “bilinç dışı” ismini verip klinik olarak incelemeye çalışmışlardır. Filozoflar bazen bu imgeler dünyasını anlamak ve anlatmak için bu dünyanın içinden seslenirler bize. Anlattıkları, orada gördükleri sadece bu imgeler dünyası içinde anlamlıdır. Bedenen içinde yaşadığımız dış dünyadaki anlamları farklıdır ya da anlamsızdır. Söyledikleri bu dünyayı betimlemeye yönelik şeylerdir. Betimlemek için mecburen insan dilini kullanmak zorunda olduklarından, biz bazen söyledikleri şeyleri içinde yaşadığımız dünyaya ait olduğunu sanırız. Spinoza Tanrıdan bahsederken bu dünyadaki ardışıklığın (sistemin, matematiğin, geometrinin) ortaya çıkardığı kaçınılmaz olan bir varoluştan bahseder. “Varlık” buradaki geometrinin sonucu ortaya kaçınılmaz olarak çıkar. Tanrı doğanın (fiziğin, kimyanın) zihinde kurduğu bu geometrinin kendisi, bu sistemin, bu matematiğin kendisidir. Bazılarının sandığı gibi ne panteist açıdan dış dünyadaki doğanın kendisi, ne de dinlerin Tanrısıdır. Spinoza felsefesinin özünde aslında bize Tanrıdan değil tanrısallıktan, yaratıcılıktan, var edişten, kurucu güçlerden bahseder. Yani doğanın kurucu kudretlerinden (kuvvetlerinden) bahseder.

Pandora