Bu videodaki ses kalitesi kötü olmasına rağmen Prof. Dr. Hüseyin Özel’in aydınlanma ile ilgili tespitleri çok önemli ve faydalı olduğundan yayınlamak istedik. Hüseyin Özel kısa ve hızlı bir analizle, aydınlanma ile ilgili temel kavramları bağlamından koparmadan, çok doğru biçimde özetliyor. Bazen aydınlanmanın felsefi açıdan ele alınan temel kavramları kafa karışıklığına neden olabiliyor. 16 yüzyılda aklın merkeze alınarak birey kavramının öne çıkması liberalizm sayesinde oldu. Liberalizm modern çağın ortaya çıkmasını ve göreceli olarak bireyin özgürleşmesini sağlamasına rağmen, diğer taraftan da, sanayi devrine girince, rekabete dayalı, fırsatçı ekonomi anlayışıyla kapitalizm denen sistematik sömürü düzeninin de ortaya çıkmasını sağlamış oldu.

Günümüzde, liberalizm kapitalist ideolojinin dayandığı felsefi görüş olarak, önceden zoraki sömüreye dayalı olan ilerlemeci kimliğini artık rızaya dayalı baskı ve manipülatif devlet ideoloji şeklindeki anlayışa bıraktı. Neoliberalizm denen yeni tür kapitalizm ilerlemenin bir bedeli olduğunu ileri sürerek, bireyleri gönüllü olarak bu sisteme dahil ediyor. Manipülasyonla sistemin defolarını gizliyor ve ilerlemenin asıl nimetlerinden küçük bir azınlığın faydalanmasını sağlıyor. Bunun adına da rekabet deniyor.

Kısaca; eski çağlardaki güçlü olan ve ayakta kalan kazanır anlayışından pek fazla bir ileriye gidiş yok. İlerleme sadece teknolojik bir ilerleme. Sosyal ilerleme çok az. Mağara yerine apartmanlar, orman yerine şehir, avcı ve av yerine de gücü ele geçiren iktidar ve zenginler ile çalışan kesim arasındaki sürek avı almış vaziyette. Teknolojik ilerleme ile dünya üzerinde muazzam bir artı değer yaratıldı. Ama bu zenginlikten sadece azınlıktaki zenginler faydalanıyor. Artık güçlü olan ve ayakta kalan kazanır yerine yalan söyleyenler ve bu yalana inananlar ayrımı var. Yalanı yaşamak yaşamın merkezine oturmuş vaziyette. Yalanı kullanabilmek ve manipülasyonu başarılı uygulayabilmek artık yaşam biçimine dönüşmüş vaziyette.


 

Antik Yunandan başlayıp orta çağa kadar uzanan dönemde, toplum, birey kavramının önündeydi. Antik Yunanda “polis” ismi verilen şehir devletlerindeki devlet yapısı bir “topluluk” olarak “insan varoluşunu” ortaya koyuyorlardı. Dolayısıyla bireyin kendi aklı ve görüşleri toplumun çoğunluğunun ortak kanaatleri karşısında bir anlam ifade etmiyordu. Bu da gelenek ve göreneklerin, dinin, devlet ideolojisinin her şeyin üstünde olması demekti. İşte kavramsal olarak kafa karışıklığı tam bu noktada başlıyor. Antik Yunandan önceki dönemdeki devlet kavramında da din, gelenek ve görenekler her şeyin üstündeydi. Peki aradaki fark neydi?; Antik Yunanda “devlet” soyut bir kavram olarak ele anlıyordu. Antik Yunan öncesi ve aynı dönemdeki doğuda “devlet” kavramı bir hanedanın saltanatı şeklinde, ilkel kabile anlayışının devamıydı. Şehir kavramı siyasi olarak aslında köyün büyük halinden başka bir şey değildi. Şehir çok görkemli ve büyük olabilirdi ama neticede büyük bir köydü. Dolayısıyla bu ilkel devletlerde din ve gelenekler saltanatın devamı ve güçlenmesine yönelik olarak halkın yönetilmesi için bir araçtı. Halk ta “toplum” değil ümmetti. Hatta Mısır gibi uygarlıklarda kral direk Tanrı yerine bile konuyordu. Bu toplumlarda düşünce üretilirken soyutlama yeteneği Antik Yunandaki kadar ileri düzeyde değildi. Devlet kavramı direk iktidarı temsilen kral demekti. Yani kabile şefinden çok farklı bir anlamı yoktu.

Antik Yunanda devlet diye soyut bir iktidar gücü ve kurumu düşünülebildiğinden bu soyut kavramın içini dolduracak somut kişi ve görevliler seçimle atanabiliyordu. Bunun peşi sıra toplumla ilgili diğer bazı kararlarda seçimle alınabiliyordu. İlk demokrasi kavramı bu şekilde doğmuş oldu. Fakat bu sistem köleler sayesinde ayakta kalabiliyordu. Tarlada ve inşaatlarda köleler çalışıyordu. Bu sayede ekonomik bir refah elde edilerek sağlanan artı değer demokrasiyi icat eden ve yaşatan bir halktan ve devlet yapısından bahsedilebilir. Aynı zamanda yaşanılan toprağa “vatan” ve bu vatan üzerinde yaşayan ve oy kullanabilen kişiler de “vatandaş” denmesi kavramı da doğmuş oldu. Bu vatanda doğan bir vatandaşın doğal olarak bir takım vatandaşlık haklarına sahip olarak dünyaya gelmesi ilk defa dünya siyaset tarihine girmiş oldu.

Ayrıca bu sayede de, tüm bu gelişmelere paralel olarak ta, düşüncedeki soyutlama yeteneği daha da ilerleyip, Antik Yunanda felsefenin doğmasını da sağlamış oldu. Doğal olarak felsefe sadece insan nedir, evren nedir gibi sorular sormak için ortaya çıkmamış oldu, aynı zamanda vatan ve vatandaşlık, devlet, demokrasi, etik gibi kavramlarla da ilgilenmesi, bu kavramları metodolojik ele alarak, geliştirmeye çalışması ilk andan itibaren kapsamı içindeydi. Olayları ve olguları metodolojik olarak ele almak demek akla ve mantığa dayalı neden sonuç ilişkileri çerçevesinde konuları ele almak, araştırmak ve hipotezler ileri sürüp, kanıtlamaya çalışmak demek. Yani felsefe ilk başta içine tüm bilimleri alan yegane bilim yapma yoluydu.

Diğer bir konuda; böyle bir sistemde, başta bir saltanat olmadığından, din ve gelenekler, Antik Yunan öncesi toplumlarda veya aynı dönemdeki doğudaki diğer toplumlara olduğu gibi saltanata hizmet etmiyor, daha çok soyut bir kavram olarak devletin kendisine dolayısıyla da temsil ettiği ülkeye hizmet ediyordu. Bu durum, bugün adına “milliyetçilik” değimiz kavramın ve toplumsal duygunun ortaya çıkmasına neden oldu. Ülke için kahramanlık, şan, şöhret, cesaret böylesi bir toplumda en önemli değerler oldu. Bu değerler din ve geleneğin üstüne çıktı. Buda ilk başta vatanı düşmanlara karşı savunma ile başlayıp daha sonra diğer ülkelerle savaş açma, onları ele geçirme, yağmamla, ganimet ele geçirmeye devşiren bir anlayışın topluma yerleşmesini sağladı. Diğer ülkelere ve toplumlara saldırma, zenginliklerini ele geçirme böylesi bir toplumda itibarlı bir durumdu. Tabi bunun altında yatan asıl motive edici nedenin; kişisel olarak servet yapma, polis devletinin vatandaşlarının refahının artması, yeni köleler elde etme gibi ekonomik nedenlerin yattığını söylemeye gerek yok. “Milliyetçilik” kavramı güç ve iktidara giden yolda bir araca dönüşmüş oldu.

Fakat Antik Yunanda devlet kavramının böyle içi doldurulabilecek soyut bir kavram olarak ortaya çıkması bir süre sonra devletin ele geçirilerek tiranlığa dönüştürülmesi anlayışını da peşi sıra beraberinde getirdi. Seçimle başa gelen bir kral savaş koşullarını bahane ederek demokrasiyi rafa kaldırmayı deneyebiliyordu. Buda demokrasinin risklerinden biriydi (özellikle Aristoteles demokrasinin bu risklerini zamanında kitaplarında çok fazla dile getirmiş). Daha sonra bu devlet anlayışı ve toplumsal yapı Roma imparatorluğuna devrolarak daha da geliştirildi. Roma’da da sistem köleler üstünden ayakta kalabiliyordu ve işliyordu. Roma imparatorluğunun çöküşü ile bu kölelere dayalı demokrasi sistemi tarih sahnesinden çekildi.

Roma İmparatorluğunun çöküşünden sonra orta çağda Avrupa’da hanedana dayalı kralların ve hükümdarların devri yeniden başladı. Doğuda bu süreç zaten hiç bitmemişti. Avrupa’da ortaya çıkan krallıklarda, Hıristiyanlığın tarih sahnesine çıkmasıyla, kilise ruhban sınıfı ile yeni bir güç olarak iktidara ortak oldu. Orta çağda baskıcı bir dini yönetim anlayışı, çoğunlukla kralların da işine gelecek biçimde halk üstünde egemen oldu. Halkın sömürü üstüne kurlu bu sistemde yenilikçi düşünceler, sorgulayıcı eleştirel düşünce ve bilim (felsefe) asla izin verilmiyordu. Antik Yunandaki demokrasi ve bilim (felsefe) anlayışı tamamen unutulmuş, tarihin sayfalarına gömülmüştü. Orta çağdaki bazı din adamlarının felsefe ile ilgilenme çabasıyla ve de İslam coğrafyasında zamanında çevirisi yapılmış Antik Yunana ait bazı eserlerin Avrupa’ya gelmesiyle bilimsel ve felsefi düşünce metodu yavaş yavaş Avrupa’da gelişti. 16. Yüzyıla gelindiğinde ise bazı düşünürlerin ve bilim insanların çabasıyla ismine aydınlama denilen merkeze aklı ve mantığa dayalı düşünceyi alan hareket başlayarak kilisenin hegemonyası kırıldı, özgürlükçü ve bilimsel düşünce Avrupa’da hakim olmaya başladı.

Akla ve mantığa dayalı düşünce biçimi doğal olarak bu aklı kullanan bireyin öne çıkmasını, birey merkezli bir dünya anlayışının hakim olmasını sağladı. Ekonomik ve siyasi gelişme bireyi merkeze alan bir sistem doğurdu. Bu durum Antik Yunanda kölelik sayesinde var olabilen, poliste yaşayan ve oy verme hakkına sahip vatandaşların oluşturduğu, toplumu merkeze alan siyasi anlayıştan ilk bakışta farklıydı. Fakat bu sefer kölelik müessesi olmayınca, refahın sağlanması için bireyler zenginler ve fakirler olarak sınıfsal farklılıklarına göre ayrılmış oldu. Dolayısıyla demokrasi ve devlet zenginlere hizmet eden aygıtlara dönüşmüş oldu. Buna tabi ki eski gücünü kaybeden kilise büyük destek verdi. Eskiden krallarla iş birliği yapan kilise bu sefer zenginleşen ve ismine daha sonra burjuva denen sınıfla iş birliğine gitti.

Sanayi devrinin başlamasıyla bu ayrışma çok keskinleşerek artık katılaştı ve iyice yerleşti. Bireyi merkeze alan ve ismine liberalizm adı verilen bu sistemde tabi ki Antik Yunandaki kölelik sistemi yoktu ve teknolojinin ilerlemesiyle görece bireylerin konforu artmıştı fakat bu konforun bedeli olarak emeği ile çalışan kesimleri kıskacına alan, bir tür gönüllü kölelik olan bu sistemi dayatan bir düzene dönüştü. Liberal düzenin ülke (dünya) düzeyinde yarattığı zenginlikten ve ilerlemeden hiç bir zaman toplum eşit pay alamadı. Liberal sistemin vaat ettiği “namusunla çalışan zengin olur” sloganı sadece çalışan kesimi motive etmek için uydurulmuş bir slogan olarak kaldı. Dolayısıyla bu kesimler hiçbir zaman zenginler kadar kaliteli eğitim alamadıklarından, aynı ilk çağlardaki gibi din ve gelenekleri güçlerini artırmak için manipülatif amaçlı kullanan iktidarların insafına kaldı. Bu açıdan dünya tarihinde teknoloji ve ekonomi açıdan bir ilerlemeden bahsetsek de siyaset açısından çok büyük bir ilerlemeden bahsedemeyiz. Aydınlanma hareketi bu açıdan bazı ülkelerde zaman zaman geriye bile gidiyor denilebilir.