Bilinçli olmamızın varoluşumuzun en temel öğelerinden biri olduğunu ve de “Onun hakkında fazla bildiğimiz bir şey omadığını,…. aynı zamanda da evrendeki en gizem dolu olaylardan biri olduğunu ” söylüyor David Chalmers. Kafamızın içinde oynayan görüntüler hakkında düşünebilmemiz için birkaç yolu da paylaşıyor.

(Türkçe alt yazı gözükmezse, videonun sağ altındaki “alt yazı” düğmesine basınız)

VİDEO METNİ:

Şu anda kafanızın içinde oynayan bir film var. Bu mükemmel derecede “çok yönlü” işleyen bir film. Şu anda gördüğünüz ve duyduğunuz her şey üç boyutlu görüntü ve muhteşem bir ses düzenine sahip. Ama bu sadece bir başlangıç. Ayrıca bu filmde koku, tat ve dokunma duyuları da mevcut. Vücudunuzdaki tüm duyular mevcut. Acı, açlık ve orgazm. Ayrıca duygular da, öfke ve mutluluk. Anılarınız mevcut, çocukluğunuzdan kalma unutamadığınız sahneler gibi. Tüm geçmişinizi gösteriyor. Bilincinizden geçen düşüncelerde sürekli sesli bir anlatım hali bulunmaktadır. Bu filmin merkezinde siz varsınız, tüm bunları direkt olarak yaşıyorsunuz. Bu film sizin bilinç akışınız, zihninizin ve dünyanın geri kalanı için bir tecrübe kaynağı.

İnsan varoluşunun en temel ilkelerinden birini sahip olduğumuz bilinç oluşturur. Hepimiz birer bilince sahibiz. Hepimizin zihninde oynayan bir film var Sende, sende ve sende. Direkt olarak bundan daha fazlasını bilmiyoruz. En azından kendi bilincim hakkında birşeyler biliyorum. Sizlerin bilinçli olup olmadığı konusunda bir şey söyleyemem.

Bilinçli olmak aynı zamanda hayatı yaşamaya değer kılar. Eğer bilinçli değilsek, yaşamımızdaki hiçbir şeyin ne anlamı ne de değeri vardır. Aynı zamanda, evrendeki en gizemli olaydır. Neden bilinçliyiz? Neden zihnimizde oynayan görüntüler var? Neden tüm bu girdileri işleyen ve daha sonra da onları faaliyete geçiren ve zihninde oynayan görüntüler olmayan robotlar gibi değiliz? Şimdilik bu soruların cevabını kimse bilmiyor. Ben bilinç olayının bilimle bağdaştırılmasını öneriyorum, bazı radikal fikirlere ihtiyaç olabilir.

Bazıları “Bilinç Biliminin” olamayacağını söylüyor. Bilim, doğası gereği nesneldir. Bilinç ise doğası gereği, özneldir. Bu yüzden asla bir “bilinç bilimi” olamaz. 20. yüzyılın genelinde bu görüş hakim oldu. Psikiyatristler davranışı objektif olarak inceledi, Nörobilimciler ise beyni objektif olarak inceledi, ancak kimse bilinçten bahsetmedi. Hatta 30 yıl önce TED faaliyete geçtiğinde bile bilinç üzerine yapılmış çok az bilimsel çalışma vardı.

Ancak 20 yıl kadar önce her şey değişmeye başladı. Francis Crick gibi nörobilimciler ve Roger Penrose gibi fizik bilimciler bilimin, bilinç için atağa geçmesinin şimdi, tam vakti olduğunu belirttiler. Ve o zamandan beri, bilinç üzerindeki bilimsel araştırmalarda ani bir filizlenme ve artış var. Ve bu çalışmalar bir harika, gerçekten iyi. Fakat bu zamana kadar belli başlı sınırlandırmalar olmuş. Son yıllarda “Bilinç bilimi”nin merkezi çalışmaları korelasyonların araştırılması şeklinde olmuş. Beynin bellirli kısımlarıyla, belli bilinç durumları arasındaki korelasyonlar şeklinde. Bu tür çalışmanın bir benzerini bir kaç dakika önce Nancy Kanwisher’in muhteşem sunumunda bizzat gördük. Şimdi daha iyi anlıyoruz, örneğin; beynimizin çeşitli bölgeleriyle bilincimizde oluşan deneyimler, şekilleri görmek, veya acıyı hissetmek veya mutluluğu hissetmek, eş güdümlü olarak çalışıyor. Ancak bu hala bir korelasyonlar bilimidir. Açıklamalar bilimi değildir. Bu beyin bölgelerinin, belirli bilinç deneyimleri ile ilişkili olduğunu biliyoruz. Ancak neden öyle olduğu konusunda bir fikrimiz yok. Bunu şöyle söyle söylerek izah etmek istiyorum; Nörobilimin yapmış olduğu bu tür bir çalışma, beynin belirli kısımlarının nasıl işlediği ve nasıl bir ilişki gösterdiği gibi bilinç konusundaki açıklanmasını istediğimiz soruların cevabını vermektedir. Fakat, bir bakıma bunlar çözülmesi kolay problemler. Fakat nörobilimcilere hak vermek gerekir, Bilince dayalı problemlerin çözülmesi oldukça zordur. Fakat bu, konunun merkezinde yatan esas gizemini koruyan şeye hitap etmemektedir: Neden beyindeki bunca fiziksel işlem bilincimizle doğru orantılı olarak işlemek zorundadır? Neden zihnimizde bu görüntüler mevcut? Şu anda bu konuda fikir yürütebileceğimiz bir dayanak yok.

Ve sizler şunu söyleyebilirsiniz, Nörobilimcilere bir kaç yıl daha zaman tanıyalım. Bunun, trafik sıkışlığı, kasırgalar ve hayat gibi gelişmekte olan yeni bir problem olduğu anlaşılacaktır. Bildik olayların ortaya çıkması tüm bu olayları oluşturan hal ve davranışların bir sonucudur, trafik sıkışıklığı nasıl bir seyir takip eder, bir kasırga nasıl oluşur, canlı bir organizma nasıl ürer, uyum sağlar ve de metabolizması nasıl işler. Tüm bu sorular amacı ortaya koymaya yöneliktir. Tüm bunları, insan beyninin ortaya çıkan olguları olan bazı davranışlarını ve fonksiyonlarını açıklamak için insan beynine uygulayabilirsiniz. Nasıl yürürüz, nasıl konuşuruz, nasıl satranç oynarız, tüm bu sorular davranışla alakalıdır. Fakat sıra bilince geldiğinde, davranış hakkındaki sorular kolay problemler arasında sayılmaktadır. Zor bir problem söz konusu olduğunda, Esas soru, neden tüm bu davranış şekilleri kişiye özel tecrübeleri de beraberinde getirmektedir? İşte tam burada olayların ortaya çıkışındaki standart paradigma etkisi söz konusudur, Nörobilimin standart paradigmalarının bile şimdiye kadar, söyleyebileceği pek birşey bulunmamaktadır.

Ben şu anda özünde bilimsel bir materyalistim. Bilinçle ilgili başarılı olacak bilimsel bir teorinin olmasını istiyorum. Ve uzun süredir, başımı duvarlara vurup, tümüyle fizik kurallarıyla uyumlu bir bilinç teorisi bulmaya çalışıyordum. Fakat nihayetinde bazı sistematik nedenlerden ötürü bunun işe yaramadığı sonucuna vardım. Bu uzun hikaye, ancak ana düşünce yalnızca, fiziksel ve beyin temelli indirgemeci açıklamalardan, bir sistemin işleyişine, yapısına, dinamiklerine ve beraberinde getirdiği davranışlara ilişkin hikayelerden ne anladığınıza bağlıdır. kolay problemleri çözmek için mükemmel bir fikir — nasıl davranırız, işlevleri nasıl yerine getiririz gibi problemler — ancak konu kişisel deneyime geldiğinde- Neden sanki içimizde oynayan bir şey varmış hissi oluşur? — bu esasen yeni bir şey, beraberinde bir çok soru ile. Sanırım içinden çıkılmaz bir durumla karşı karşıyayız. Elimizde mükemmel bir yorumlama zinciri var, ki bu, alışageldiğimiz gibi, fiziğin kimyayı, kimyanın biyolojiyi, biyolojinin psikolojinin belli alanlarını yorumlamasıyla oluşmuştur. Fakat bilinç bu duruma uymuyor gibi görünüyor. Diğer taraftan, bilinçli olduğumuza dair veriler var. Fakat şu da var ki, bunu dünyanın bilimsel görüşüne nasıl uydurabiliriz bilmiyoruz. O nedenle sanırım bilinç şu anda bir tür anormallik, ki bunu dünya görüşümüzle bağdaştırmamız gerek, ancak henüz nasıl olacak bilmiyoruz. Bu tür bir anormallikle karşılaşıldığında, bazı radikal fikirlere ihtiyaç duyulabilir, ve bence bilimsel olarak bilinç sorununun üstesinden gelmeden önce doğal olarak başta çılgınca gelebilecek bir ya da iki fikre ihtiyacımız olabilir.

Şu anda bu çılgın fikirlerin nasıl olabileceğiyle ilgili bir kaç aday var. Bugün bizimle burada beraber olan, arkadaşım Dan Dennet’in bir tane bulunmakta. Çılgın fikri ise bilinçle ilgili zor problemlerin bulunmadığı. Bütün içimizdeki kişiye özel görüntü fikrinin bir tür illüzyon ya da kafa karışıklığından ibaret olduğuna dair düşüncesi. Aslında tek yapmamız gereken şey amaca yönelik işlevleri ve de beyin davranışlarını açıklamak ve böylece izah edilmesi gereken her şeyi aydınlatmış olacağız. Arkadaşıma kolay gelsin diyorum. Bu keşfedilmesi gereken türden radikal bir fikir, eğer tamamen bilinç konusunda beyin temelli indirgemeci bir teorinin olmasını istiyorsanız tabi. Aynı zamanda, benim için ve diğer insanlar için bu türden bir görüş tatmin edecek derecedeki bilince dayalı verileri reddetmeye oldukça yakındır. Bu nedenle farklı bir istikamete yöneliyorum. Kalan sürede, iki çılgın fikri daha keşfetmek istiyorum, gelecek vaad edebileceğini düşündüğüm bir kaç fikir.

İlk çılgın fikir bilincin temel birşey olduğuyla ilgili. Fizikçiler bazen evreni bazı noktalardan ele alıyorlar, örneğin, temel yapı taşları olarak: uzay, zaman ve kütle. Tüm bunları idare eden yerçekimi kanunu ya da kuantum mekaniği gibi temel yasaların doğrulunu kabul ediyorlar. Bu temel özellikler ve kanunlar belli bir şeye dayanarak açıklanmamıştır. Bunun yerine, bilim adamları bunu temel oluşum olarak ele aldılar ve siz de dünyayı bunun üzerine inşa ettiniz. Şimdilerde, temel yapıtaşları listesi giderek büyümekte. 19. yüzyılda, Maxwell elektromanyetikle ilgili olayların var olan temel prensiplere dayanılarak açıklanamayacağını farketti — uzay, zaman, kütle, Newton yasaları gibi — bu nedenle Maxwell elektromanyentizm yasaralarının doğruluğunu kabul etti ve elektrik yükünün varlığını bu yasaları yöneten bir yapı taşı olarak ele aldı. Bence bilinç konusunda vardığımız nokta budur. Eğer bilinci var olan temel prensipler yönünden açıklayamazsınız, uzay, zaman, kütle, elektrik yükleri gibi — öyleyse mantıksal olarak, listeyi genişletmelisiniz. Yapılacak en doğal şey bilincin kendisini doğayı oluşturan temel bir yapı taşı olarak ele almak olacaktır. Bu, bununla hemen bilim yapabilirsiniz demek değil. Bu sadece onun yolunu açmaktadır. Yapmamız gereken şey, bilinci idare eden temel prensipleri, bilinci diğer temel öğelerle (uzay, zaman, kütle, fiziksel süreç gibi) birleştiren kuralları incelemek gerekir. Fizikçiler bazen tişörtlerimizin önüne yazılabilecek kadar basit temel prensiblerin olmasını istediğimizi söylüyorlar. Öyle sanıyorum ki, bilinçle içinde bulunduğumuz durumda işte böyle birşey. Tişörtlerimizin önüne yazdırabileceğimiz kadar basit olacak temel prensipler istiyoruz. Bu kuralların henüz ne olduğunu bilmiyoruz, ancak bu da peşinde olduğumuz şey zaten.

İkinci çılgın fikir ise bilimin evrensel olabileceği konusunda. Her sistemin belli bir derece bilinci olması muhtemel. Bu görüş topyekun ruhçuluk (panpsychism) olarak adlandırılıyor: Pan hepsi için psych ise akıl için kullanılmıştır, her sistemin bir bilinci vardır, sadece insanların, köpeklerin, farelerin, sineklerin değil, Rob Knight’ın mikroplarının, temel parçacıkların bile var. Fotonlar bile belli bir dereceye kadar bilinçlidir. Bu düşünce fotonların zeki yada düşünüyor olması ile ilgi değildir. Bu bir fotonun sıkıntıdan patlaması demek değil, çünkü o zaman bu “Ah, her zaman ışık hızında hareket ediyorum. Hiç yavaşlayıp da bir gül koklayamadım.” türünden bir düşünce olurdu o zaman. Fakat bu şekilde değil. Belki de fotonların biraz ham bir elemente, subjektif bir hissiyata veya bilincin en ilkel haline sahip olmasından kaynaklanan bir düşünce.

Bu size biraz ilginç gelebilir. Yani, neden bir kimse böyle çılgınca birşey düşünebilir? Bilincin temel birşey olduğunu söyleyen ilk çılgın fikirden gelen birazcık motivasyon… Eğer bilinç temelde var olan bir şey ise, uzay, zaman ve kütle gibi, o zaman, onun evrensel olabileceği de söz konusu olabilir. Ayrıca şunu da not düşmek gerekir, fikir ne kadar mantığa aykırı da gelse, insan aklının doğa ile var olabileceğini düşünen, farklı kültürlerden insanlar için daha az mantıkdışı gelebilir.

Daha derin bir motivasyon belki de en basit ve etkili yol olan fikirden, yani fiziksel süreçle bilinci bağlayan temel yasaların bulunmasının, bilinci belli bir bilgiyle özdeştirmek demek olduğu fikri. Her nerede bir bilgi işlemi varsa, orada bilinç de vardır. Kompleks bilgi işleme süreci, insandaki gibi, kompleks bilinci oluşturur. Basit bilgi işleme süreci de basit bilinci oluşturur.

Gerçek anlamda heyecan verici şey ise son yıllarda bir nörobilimci olan, Giulio Tononi’nin bu tür bir teoriyi matematiksel bir teoriyle ele alıp büyük bir titizlikle geliştirmesi sonucu oldu. Bilimsel entegrasyonu ölçen matematiksel bir ölçüt kullandı, fi olarak adlandırdığı bu şey, bir sistemdeki entegre edilmiş bilgi oranını ölçüyor. Ve Fi ölçütünün bilinç konusunda da işe yaracağını varsayıyor. İnsan beyninde de, inanılmaz derecede bilgi entegrasyonu, yüksek ölçüde Fi, ve de pek çok bilinç oluşumu görülür. Bir farede, orta derecede bilgi entegrasyonu, tabi ki yine de önemli ölçüde, önemli oranda da bir bilinç oluşumu görülür. Ancak iyice aşağılara indiğinizde solucan, mikroplar, partiküller gibi, Fi oranı düşmektedir. Bilim entegrasyon oranı düşse bile bu yine de sıfırdan farklıdır. Tononi’nin teorisine göre, Bilincin de sıfırdan farklı bir derecesi olacağı kesindir. Aslına bakılırsa, bilinçle alakalı temel bir kural öne sürüyor: yüksek oranda Fi, yüksek bilinç demek. Şu anda, bu teori doğru mu değil mi bilmiyorum, ancak, şimdilik bilinç biliminde yol gösterici bir teori olabilir, ve bütün bilimsel veri aralığını entegre etmede kullanılıyor, ve tişörtünüzün önüne yazabileceğiniz kadar basit olan iyi bir özelliğe de sahip.

Son olarak diğer bir motivasyon, topyekun ruhçuluğun bilinci fiziksel dünyayla birleştirebileceği düşüncesinden geliyor. Fizikçiler ve filozoflar fiziğin ilginç bir şekilde soyut olduğunu gözlemlediler. Fizik birkaç denklem sistemi kullanarak gerçeğin yapısını açıklamaktadır, ancak onun altında yatmakta olan gerçekliği bize söyleyemez. Stephen Hawking’in dediği gibi, Ateşi denklemlerine ayıran nedir? Topyekun ruhçuluk görüşüne göre, Fizik denklemlerini kendi hallerine bırakabilirsiniz, ancak aynı zamanda bilinç akışını tarif ederken de kullanabilirsiniz. Fiziğin tamamiyle yaptığı şey bu, bilinç akışını açıklamak. Bu görüşte, ateşi denklemlerine ayıran bilinçtir. Bu görüşe göre bilinç, fizik dünyasının dışında ekstra bir şeymiş gibi hareket etmez. O özünde oradadır.

Öyle sanıyorum ki, topyekun ruhçuluk görüşü bizim doğayla olan ilişkimize yeni bir bakış açısı getirebilecek bir potensiyele sahip ve ayrıca ciddi sosyal ve etik sonuçlar da doğurabilir. Bunlardan bazıları mantığa aykırı gelebilir. Bilinci olan bir şeyi yememeliyim diye düşünürdüm, Bu nedenle vejeteryan olmalıyım. Eğer bir topyekun ruhçuysanız ve bu görüşü savunuyorsanız, çok aç kalacaksınız demektir. Ve sanırım bu konuda düşündüğünüzde, düşüncelerinizin farklı bir boyut kazandığı aşikardır, ahlaki amaçlar ve manevi beklentiler için önemli olan, bilinç için geçerli olmasa da, bilinç karmaşıklığı ve derecesi için önemlidir.

Diğer sistemler için de bilinç konusunda sorular sorulabilir, bilgisayarlar gibi. “Aşk” filmindeki yapay zeka sistemi olan Samantha hakkında mesela? Bilinci var mıdır acaba? Eğer topyekun ruhçuluk görüşünü ele alırsanız, kesinlikle karmaşık bilgi işleme ve entegre etme sistemi bulunmaktadır, böylece cevap büyük ihtimalle evet, bir bilinci var şeklinde. Eğer bu doğruysa, yapay zeka bilgisayar sistemlerini geliştirme etikleri konusunda ve bunları devre dışı bırakma etikleri konusunda bazı ciddi problemler ortaya çıkarabilir.

Sonuç olarak, bilinci bütün bir grup olarak, gezegenmiş gibi ele alan sorular sorabilirsiniz. Kanada’nın kendine has bir bilinci var mıdır? ya da daha yakın bir örnek, entegre bir grupta, bir TED konferansında bulunan seyirciler gibi, şu an da kolektif olarak bir TED bilinci mi yaşıyoruz? Bu kolektif TED grubundaki içsel görüntüler kendi içimizde oynayan görüntülerden farklı bir görüntü müdür acaba? Bu sorunun cevabını bilmiyorum, Ancak sanırım ciddiye alınılması gereken türden bir soru.

Peki, yani bu topyekun ruhçuluk düşüncesi, radikal bir düşünce ve doğru olup olmadığını bilmiyorum. Aslına bakılırsa ben ilk söylediğim çılgın fikir konusuna, yani bilincin temel birşey olduğu fikri konusuna daha çok güveniyorum. Evrensel olduğunu iddia eden, ikinci fikirdense yani. Yani, bu türden görüşler beraberinde bir çok soru ve de bir çok zorluk getirirler. Küçük bilinç parçaları nasıl oluyor da bir araya gelip bildiğimiz ve de sevdiğimiz kompleks bilincini oluşturmaktadırlar? Eğer bu soruları cevaplayabilirsek, bu sayede sanırım ciddi bir bilinç teorisiyle karşı karşıya gelebileceğiz. Eğer veremezsek, belki de bilim ve felsefe biliminde cevaplanması en zor sorulardan birisi olacak. Bunun bir gecede çözülmesini bekleyemeyiz. Fakat bunun eninde sonunda anlaşılabileceğini düşünüyorum Bilinci anlayabilmek, öyle sanıyorum ki, evreni ve de kendimizi anlayabilmemizi sağlayacak en önemli anahtar. Belki de çılgınca ancak doğru bir fikir sayesinde çözülmeyi bekliyor olabilir.

Teşekkür ederim.

(Bu video ve metin TED.com’dan alınmıştır. Translated by Tuba Velioglu, Reviewed by Ramazan Şen)