Bu söyleşide Ferda Keskin çağdaş Fransız filozoflarından Foucault’nun özne ve öznellik yaklaşımını irdeliyor. Descartes’tla birlikte Batı düşüncesinde merkeze oturan özne ve bilinç felsefesi, daha sonra, Nietzsche ve Heidegger’in etkisiyle felsefede yeni bir düşünme biçimine dönüştürülmeye başlandı. 1960’lardan sonra Foucault’nun bu düşünme biçimini iktidar kavramıyla birlikte ele alması ve “antropolojizm” olarak adlandırdığı, insanı ve insan doğasını felsefi düşünce için çıkış noktası olarak alan yaklaşımı ile çağdaş felsefenin günümüzdeki ana eksenlerinden biri yaptı.

ÖZNENİN KURULMASI NE DEMEK?:

Öznenin özünü bir mutlak öze dayandırmadan, özneyi var eden koşulları, olgular bütününü bir öz olarak görüp, özneyi bu olgular bütünün var ettiğini düşünmektir. Pratikte gündelik hayattaki tabiri ile “Sizi siz yapan içinde bulunduğumuz ortamdır” görüşünün kendisidir. Günlük hayatta, “anasına bak kızını al”, “bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” gibi örneklerle köklü biçimde yerleşmiş olan bu bakış açısı, iş ekonomik ve politik konulara gelince özneyi onu var eden ortamdan yalıtıp değerlendirme eğilimine dönüşmekte.

Karşımızdaki kişinin (ötekinin) bize aykırı gelen davranışları olduğunda, soğukkanlıyken, aslında bu kişinin ailesinde öyle gördüğü için, memleketinde öyle gelenekler olduğu için öyle davrandığını çok iyi biliriz. Soğukkanlıyken, bir çıkar ilişkisi söz konusu değilken bunun böyle olduğunu çok iyi biliriz ama ne zamanki ötekinden bir talebimiz olur ve alamazsak, ya da durum bizim çıkarlarımıza, dünya görüşümüze ters bir şeye dönüşürse işte o zaman tüm bu bildiklerimizi unutur, ötekini onu var eden ortamından soyutlayıp, ortamına yabancılaşmış bir nesneye dönüştürürüz (ötekileştirme*).

İşte basit manada, özneyi, onu var eden olgular bütününden (ortamından) hiçbir zaman ayırmadan düşünmek ve değerlendirmek, öznenin aslında bu olgular tarafından kurulmuş (inşa olmuş) bir alan olduğunu düşünmektir. Öznenin çıktığı ortamı yok sayarsak, unutursak, bu alanın içi boşalmış olur. Bu kurulu alanın içini dolduran bu alanı ortaya çıkaran (kuran) olguların bizatihi kendileridir.

Focault (Fuko diye okunuyor) öznenin bu alanını kuran olguların ne olduğunu, nasıl yapılandıklarını derinlemesine araştıran bir filozoftur. Tüm felsefe tarihini de işin içine katarak yaptığı derin felsefi analiz ile kısaca “iktidar” ismini verdiği, toplumdaki gelenekler, inançlar, devlet yapısı gibi tüm kurumsal yapıların ve toplumsal normların bu alanı nasıl belirlediğini çözümlemiştir. Felsefi açıdan, teknik olarak özne dediğimiz şey bu alandan ibarettir, başka bir şey değildir. Alanın içinde, alanı kuran olgulardan başka bir şey yoktur. Biz bu alana özne diyoruz. Ortamdan ve olgulardan soyutlarsak öznenin içi boştur, boş bir alandan başka bir şey değildir.

( * Ötekileştirme terimi bazen doğru anlaşılmıyor. Ötekileştirme, yukarıda da değindiğimiz gibi, diğerini, onu var eden olgulardan, bağlamından koparıp, mutlak bir “özne” olarak görme eğilimidir. Fakat bu “bağlamından kopuk özne olarak görme” aslında ötekini nesne konumuna indirgemek anlamına gelir. Oysa “olguların ortaya çıkardığı (kurduğu) özne” olarak düşününce, yani bağlamıyla beraber düşünüldüğünde, bu bağlam (olgular bütünü) aynı zamanda bizi de var eden olgular evrenine ait oldukları için, öteki dediğimiz “ben”nin başka bir bedende ortaya çıkmış halidir. Yani öteki “biz”in bir parçası. Dolayısıyla öteki demek “biz” demek aslında. Fakat diğerini ötekileştirip nesne konumuna indirgediğimizde, öteki, “ben” için her türlü ihtiyaca cevap verecek, pervasızca her türlü şiddet uygulanabilecek bir eşyaya dönüşmüş oluyor. İşte olguların oluşturduğu kümenin özneyi kurduğunu değilde, “özne” diye ayrıca mutlak bir özne, bir varlık tahayyül ettiğimizde, sonuçta kendimiz için kullanılacak bir araç, bir nesne var ediyoruz. Hiç acıma duymadan, etik bir kaygı hissetmeden her türlü kullanım hakkını kendimizde görebiliyoruz. Oysa “kurulu özneler” olarak ortaya çıkmadan önce, hepimiz olgular okyanusundaki potansiyellerden başka bir şey değiliz. Özne olarak ortaya çıktığımızda da aslında hepimiz bu okyanusun üzerindeki birer dalgayız sadece. Olgular okyanusu deyince de okyanusu bir varlık olarak algılamamak lazım. Sadece potansiyeller, sonsuz olasılıklar evreni kastediliyor. Bu bağlamda nesne ve özne ayrımda yok aslında, ama konuşurken mecburen kullanmak zorunda kalıyoruz. Özne nesne ayrımı canlı nesneyi cansız nesneden ayırmak için dilsel olarak kullanılan bir ayrım. )