Doc. Dr. Ömer Albayrak bu söyleşide, Hegel’in özne ve öznellik değerlendirmesi üzerinden, felsefe tarihindeki varlık ve özneye ilişkin yaklaşımları ele alıp inceliyor. Felsefe tarihi insanın ne olduğu sorusuna yanıt ararken, baştan itibaren ağırlıklı olarak, insanı zihinsel faaliyetlerden ve kapasitelerden ibaret bir zihin varlığı olarak düşünmüş. Bu yüzdende, insanın bu dünyadaki asli amacının bilmek olduğu ön yargısı oluşmuş. Buda insanın merkeze oturtulduğu bir dünya görüşünün ortaya çıkmasına neden olmuş.

Hegel’le birlikte ise ilk defa, “tarihsel tin” ismi verilen tarihselliğin bizatihi kendisi, varlık olmayan, sadece bir süreç olan, gelişimin (evrimin) bizatihi kendisi öznenin yerine merkeze konulmuş oldu. Böylece insan dışı olan, mutlak olmayan bir öz kavramı felsefeye kazandırılmış oldu. Varoluş bu öz etrafında sürekli gerçekleşen, varlığa (mutlak olana) dönüşmeyen sonsuz bir devinim. Çağdaş felsefeyi anlamak için Hegel’in tarihsel tin kavramını anlamak bu açıdan çok önemli.

Albayrak bugünden geriye bakarak, çağdaş açıdan Hegel’i yeniden değerlendiriyor ve “…Hegel kendisi konuşmuyor, hiçbir filozof kişisel fikirlerini söylemiyor aslında, o çağın tini konuşuyor onun ağzından…” diyor ( 55:55 ). Bu cümleyi Albayrak mecazi bir anlamda sarf etmiyor. Gerçekten de insan dışı olanın, insanın ağzından dile geldiğini söylüyor. Ve söyleşinin tamamını dinlediğimizde filozofların doğal bir çağrıya kulak kabarttıklarını, bu çağrının peşinden gidince de hakikate ulaştıkları anlaşılıyor. Bu ilk başta çok mistik bir söylem gibi, çağdaş felsefeden bahsederken kafa karıştırıcı bir durum gibi gözüküyor.

Filozofların bazıları zamanında kiliseden çekindikleri için kimileri de içinde bulundukları çağda yeterli bilimsel veri olmadığından ulaştıkları hakikati gerektiği gibi çözümleyip, çok net dillendiremediler, bazen dolambaçlı yollara saptılar. Filozoflar peşinden gittikleri bu doğal çağrının kendisinin ne olduğu bu gün çağdaş felsefenin merkezine oturmuş vaziyette aslında ama daha henüz geçmişteki filozofların muzdarip oldukları dertlerden dünya tam arınmış değil. Bu yüzden kafa karışıklı yaşanması gayet normal. İnsan merkezli felsefe ve dünya algısı terk edildikçe, çağdaş felsefe olarak nesne merkezli bir bakış açısı benimsendikçe bu çağrı daha da duyulur hale gelmekte. Çünkü bu çağrı nesnenin çağrısıdır.

Çağdaş felsefeyi kavramak aslında gözüktüğünden daha kolay. Çağdaş felsefenin özü, mutlak bir öz olmadığı, varlık diye bir şey olmadığı, sadece varoluşun olduğu bilincine varmak, başka bir şey değil. Ama konuşurken, düşünürken “olmayan-varlık” varmış gibi hareket etmek zorunda olduğumuzu, bu yanılsamanın dilin, aklın, kültürünün temelinde yatan gerçek olduğunu da unutmamak gerekiyor. Zihin ancak bu olmayan-varlıkları kullanarak düşünce üretebilir. Daha antik çağda bunun farkına varmışlardı ve bu yüzden düşüncenin temeli olan kavramlaştırmaya dogma dendi. Dogmalar dünyasına da idealar dünyası dendi. Yani akışı, devinimi kesip dondurmanın, düşünce nesneleri üretmenin aslında olmayan-varlığın temelinde yatan olduğu, varoluşun ise sonsuz bir devinim, akış, değişim olduğu zaten sezgisel olarak biliniyordu. Fakat zihin işleyişlerine takılmadan, varlık ile varoluş arasındaki farkın tam olarak algılanması için 2.500 yıl geçmesi gerekti.

İnsan dışı olanın aslında insanı var eden olduğunu, henüz hala kendimize yaftaladığımız “insan” kavramını terk etmeye hazır olmadığımızdan kabul etmemiz zaman alacak. Bu yüzden biz bu çağrıyı doğa dışından geliyormuş gibi değerlendiriyoruz. Doğanın, evrenin bizatihi dile gelişini doğa dışı güçlerle, mistik, dini açıklamalarla değerlendiriyoruz. Aslında materyalist olanla idealist olanın aynı şey olabileceği insanın aklına hiç gelmiyor.