Tarih ve Temsil, Türker Armaner’in On Dokuzuncu Yüzyıl Kıta Avrupası düşüncesinin bir kısmını farklı açılardan dört değişik soruyla incelediği felsefi bir kitap. Bu söyleşide kitap merkeze alınarak tarih içinde filozofların insan bilincinin nasıl çalıştığı ve ne olduğu üzerine ki araştırmaları anlatılıyor. “Ben” bilincinin ortaya çıkışına, ekonomik ve politik toplumsal yapıların nasıl etki ettiği irdeleniyor… Fransız Devrimi’nden sonra dönüşüme uğrayan toplumsal yapıların, Kant sonrası felsefenin saptığı değişik yollarla ve sanayileşmenin hızla yaygınlaşmasıyla birlikte ele alındığında, bu yüzyılın kendisinden öncekilerden bir “kopuş”a işaret edişi temel varsayım olarak karşımıza çıkıyor. Fichte, Schelling, Hegel, Schopenhauer, Marx, Kierkegaard, Nietzsche, bu söyleşide yer alan filozoflar… Ücretli emeğin zamanın bölünmesini etkileme biçimi, “eski”nin ve “yeni”nin tarih sahnesinde girdiği çatışmalar, mülkiyete ve bedene dair sorgulamalar, dine dair tasavvurların ve kilisenin kurumsal niteliğinin iktisadi ilişkilerdeki, dolayısıyla “sivil toplum”daki izdüşümü, “yabancılaşma”nın bilinç kategorisinden sınıfsal katmanlara genişletilmesi, bir disiplin olarak estetiğin dönüşmesi, hem “tarih”e hem de “temsil”e ilişkin bakışın değiştiğini gösteriyor. Armaner’e göre, günümüze kadar süren “yeni” bir temsiliyet ilişkisinin açılımıdır bu. Marx, insan hakları/yurttaşlık hakları üzerinde durduğunda da “Kim bu insan?” diye sorar. Sahi kim bu insan?

Tarih ve Temsil Kitabı:
http://www.idefix.com/Kitap/Tarih-ve-Temsil/Turker-Armaner/Felsefe/Felsefe-Bilimi/urunno=0000000593685

EK KAYNAKLAR:

Kant’ta Transandantal Ben Bilinci (Doc. Dr. Şahabettin Yalçın):
http://www.academia.edu/6034046/Kantta_Transandantal_Ben_Bilinci_-_%C5%9Eahabettin_Yal%C3%A7%C4%B1n

Hegel’de kendilik bilinci, varlık ve nesne:
http://dusunbil.com/hegelde-kendilik-bilinci-varlik-ve-nesne/

EK AÇIKLAMA:

Felsefeye yeni başlayanlar için kimi zaman temel felsefe alanları olan varlık felsefesi (ontoloji), bilgi felsefesi (epistemoloji) ve zihin felsefesi (özne ve bilinç felsefesi) olarak üç alandan oluştuğu, etik felsefesi, siyaset felsefesi gibi yan alanların neden bu temel felsefe alanlarıyla birlikte ele alındığı anlaşılamamakta. Bazen bu yan alanlar sıkıcı ve gereksiz gibi görülmekte.

Kimi zaman felsefede etik, ahlak, devlet, yurttaşlık gibi kavramların zihin felsefesiyle birlikte ele alınmasının nedeni “ben” bilincinin toplumsal yaşam (öteki) sayesinde ortaya çıktığı varsayımıdır.

İnsanın tarih içinde ilkel insandan modern insana doğru evriminde, toplumsal yaşam gereği öteki ile girdiği ilişki insan zihninin gelişerek insan bilincinin ortaya çıkmasını sağladığı düşünülmekte. Hayvan topluluklarından farkı ise insan topluluğunun basit manada alet yapmayı keşfetmesi sayesinde, topluluk içindeki ilişkilerin, zaman içinde dilin de ortaya çıkmasının eklendiği, etik, ahlak, din, yasa, devlet gibi hayvanlarda görünmeyen normatif davranışların gelişmesidir. Bunu paralel ilerleyen bir süreç olarak görmek gerekir. Yani insan zekası geliştikçe, dürtüsel olan topluluk halinde (sürü halinde) yaşama biçimi, akla dayalı nedensellik çerçevesindeki toplu yaşamaya evrilmiş. Buda bir takım toplumsal normları ortaya çıkarmış ve toplumsal normlar geliştikçe de bu normların getirdiği kompleks yapılar soyut düşünme yetisini geliştirerek insan zekasının daha da gelişmesine, sıçrayış yapmasına neden olmuştur.

Etik, ahlak, devlet, yasa gibi soyut gibi gözüken kavramlar, aslında, insan zekasının gelişimini ve benlik bilincinin ortaya çıkışını sağlayan, soyut düşünmeyi tetikleyen ve zihni soyut düşünmeye zorunlu bırakan somut biyolojik olgular olarak ta görülebilir. Hayvan sürüsünden insan topluluğuna dönüştüren bu iki taraflı etkileşim sürecinde, toplumsal normların ortaya çıkışlarını doğal olarak benlik bilincinin ortaya çıkışından bağımsız ele almak mümkün değildir.

İlk çağ filozoflarından beri bir çok filozof iyilik, adalet, merhamet gibi kavramları tanrı kavramına başvurmadan nasıl temellendirileceği ve doğal bir varoluş konusunda arayış içinde olmuştur. Bu yüzden insanın ne olduğu ve nasıl ortaya çıktığı konusunda bilincin ne olduğu ve benlik bilincinin nasıl ortaya çıktığı açıklanırken doğal olarak pozitif toplumsal normların bu süreçten ayrı tutulamayacağı, bu normlarında tanrı kavramına ihtiyaç olmadan, doğal yoldan iyilik, adalet ve merhamet içermesi gerekeceği ileri sürülmeye çalışılmıştır. Tanrı kavramı gibi mutlak töz ve mutlak özneye (ruh) dayalı açıklamalarda, kötülük problemi, özgür irade, eşitsizlik, adaletsizlik gibi negatif kavramların açıklanmasında problemler yaşanmıştır. Bu negatif kavramları açıklamak için her şeyin yaratıcısı bir varlık tarafından sadece insanları sınavdan geçirmek üzere yarattığı gibi kavramsallaştırma mantığa aykırı bir durum olarak görülmüştür. Bu mantık çelişkisinin de tanrı kavramının mantıkla değil duygu ile kavranabileceği şeklinde aşılmaya çalışılması, teolojinin felsefeden ayrıldığı kırılma noktası olarak görülmüştür.