Yeditepe Üniversitesi öğretim üyesi Dr. Melike Durmaz’ın söyleşisi; Leviathan adlı eseriyle “toplumsal sözleşme” geleneğinin temellerini atan, İngiliz siyaset felsefecisi Thomas Hobbes düşüncesinin temellerine bir giriş niteliği taşıyor.

FELSEFE TARİHİNDE THOMAS HOBBES’UN ÖNEMİ:

İdeoloji ve dine ihtiyaç olmadan yasa yapmak mümkün mü, doğal yasa olabilir mi… soruları belki de felsefenin tüm uğraşının arkasında yatan motivasyon. İnsanlığın bitmez tükenmez savaşlarını sona erdirecek, nihaiyi adaleti ve özgürlüğü getirecek bir devlet düzeni ancak yasanın hiç kimsenin itiraz edemeyeceği temellere sahip olmasıyla mümkün. Sokrates’ten beri bir çok filozof bu sorunun cevabı için uğraş vermiştir. Hiç bir ideoloji ve inanç sistemine gerek kalmadan sadece felsefe ve mantık ile, doğaya paralel bir akıl yürütme ile doğal yasaya varılabilir mi?

Thomas Hobbes çok şaşırtıcı biçimde doğal yasaya tamamen felsefe ve mantık yoluyla varıyor. Fakat onun vardığı sonuç; neredeyse tüm felsefe ve inanç tarihine aykırı biçimde erdemin, kahramanlığın ve cesaretin ortadan kalkmasıyla bunun mümkün olabileceği yolunda. Bu ancak korku ile mümkün olabilir diyor Hobbes. Erdem ve cesaret (yiğitlik) peşi sıra tiranlığı getirip, ideolojilerin ve inançların eninde sonunda yönetimden nemalanan sınıflar yaratıp, gücü ellerinden bırakmamak için diktatörlüklere dönüşmesiyle sonuçlanıyor. Tarih deki en parlak, en romantik siyasi öneri olan komünizmde sonuçta Stalin’nin diktasına dönüşmedi mi?

Hobbes felsefe tarihinde eşine az görülür biçimde, hiç idealizm barındırmayan, saf bir materyalizmle, insanı saldırgan, çıkarları peşinde koşan, fırsatçı bir hayvan olduğu şeklinde tanımlıyor. Hiç erdemli amaçları olmayan, ahlak ve iyilik barındırmayan bir yapısı olduğunu kabul ederek, bu noktadan bir felsefe geliştiriyor ve korkuya dayalı bir toplumsal sözleşme ile mükemmel yasaya kavuşulabileceğini iddia ediyor. Bu sistemin başına da yapay insan dediği, egemen bir devlet anlayışıyla yönetecek bir monarşi düşünüyor.

Yani kısaca medeniyetin ve kültürün iyilik, ahlak ve erdem üstüne değil de “kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapma” prensibine dayanan son derece basit ve nesnel bir toplumsal sözleşme ürünü olduğunu savunuyor. Ve dinlerin, inançların, ahlak öğretilerinin bu gerçeğin üstünü örttüğünü, toplumsallığın bu iki yüzlülük üzerine kurulduğunu savunuyor (bu noktada tüm büyük savaşların ve kötülüklerin hep ahlak, erdem veya iyilik adına gerçekleştirdiğini düşününce Hobbes’a hak vermemek elde değil.)

Hobbes felsefe ve mantıkla vardığı sonucu çağının koşullarına göre yorumlamış, ve monarşiye dayalı bir sistem önermiştir. Çünkü onun çağında henüz demokrasi kavramı daha yeşermemişti. Demokrasi, çoğunluğu ele geçiren bir grubun diğerleri üstünde demokratik yoldan bir dikta kurması şeklinde yorumlanabilirdi. Buda bize filozofun felsefe ile vardığı sonuç ile onu yorumlamanın iki ayrı kavram olduğunu gösteriyor. Bu nokta, bir felsefe severe, felsefe tarihine bakarken yol gösterici olabilir. Filozofları kendi çağının koşulları içinde değerlendirmek gerekir. Kendi çağlarında vardıkları felsefi sonuç ile onu yorumlamaktaki çağının sağladığı bilgi düzeyi birbirine paralel olmayabilir. Felsefe tarihindeki fikirlerin bizim için önemi; içinde bulunduğumuz çağda bu felsefi sonuçlara varabilecek ortama sahip olamayabiliriz ama varılmış bazı sonuçları biz içinde bulunduğumuz çağın bilgi birikimi ile yorumlayarak, yeni sentezler geliştirebilecek olmamızdır.